sanatçılar ve aşkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanatçılar ve aşkları etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2015 Çarşamba

Rodin ve Claudel Aşkı

Fransa’nın yetiştirdiği ünlü heykeltıraşlar
Auguste Rodin ve Camille Claudel
ve onların üretken,
sıra dışı
ve tutkulu aşkı…

Heykellerde dillenen bir aşk öyküsü


François – Auguste- René Rodin


Şüphesiz Fransa’nın yetiştirdiği en büyük heykeltıraşlardan biri. Paris’te 1840 yılında dünyaya gelen sanatçı hepimizin bildiği düşünen adam heykelleri ile ünlü. Ünü dünya çapına varacak olan Rodin orta sınıf bir ailenin çocuğudur. Babası polis müfettişi olan Rodin ve ablası iyi eğitim almışlar, Rodin 17 yaşındayken heykelle ilgilenmeye başlamış, yetenekli olduğu herkes tarafından söylenirken Beaux Arts Akademisi başvurularını 3 kez reddetmiştir. Bunun üzerine Rodin dekoratif heykel ve süsleme eğitimi veren bir okula girmiş ve Belçika’da bu tarz işler yapan bir stüdyoda asistanlığa başlamıştır. Sanat yaşamının erken döneminde gerçekçi görünümlü eserleriyle tanınan Rodin sanatını “Taşın fazlasını atıyorum, geriye heykel kalıyor. Ben herşeye sembolik bir açıdan bakıyorum ve doğadan besleniyorum. Yunanlıları taklit etmiyorum. Bize bu antik heykelleri miras bırakanlar gibi düşünmeye çalışıyorum. Bugün, okullar onların işlerini taklit ediyorlar, ama önemli olan yöntemlerini yeniden keşfedebilmektir” diyerek tanımlamıştır.



 Rodin’in belki de en görkemli işi, Dekoratif Sanatlar Müzesi tarafından sipariş edilen ve yapımı 40 yıl süren “Cehennemin Kapıları”dır. Bu eser konu açısından Dante’den, diğer açılardan ise Rönesans ve Michelangelo’dan etkilenmiştir ve eserin yapımı ve teslim süresi 40 yıl almış olmasına rağmen Rodin eserin bittiğini düşünmemektedir.


Rodin yaşadığı dönemin akademik çalışma tarzına alternatifler yaratmış, heykellerini yaparken amatör modeller, sokak dansçıları, akrobatlar kullanmış, heykellerinde geleneksel güzellik anlayışının dışına çıkarak vücudun şekil ve ifadeleri üzerinde çalışmış, modellerin stüdyosunda çıplak ve serbestçe dolaşmalarına izin vererek onları doğal halleriyle gözlemlemiş ve vücudun kaslarının ahengini bu şekilde keşfetmiştir. Bu özelliği onu çağdaşlarından ayıran en önemli farkıdır. Sanat çevresindeki sağlam itibarını edindiği 1900’den sonra Meditasyon ve Yürüyen Adam gibi sıra dışı heykellerini de sergilemeye cesaret eden Rodin heykel sanatını “heykel girinti ve çıkıntıların sanatıdır, pürüzsüz suratların sanatı değil” diyerek tanımlamıştır.



Rodin’in yaşamında kadınların hep çok önemli bir yeri olmuştur. Rose Beuret ile tanıştığında Rodin 24, Rose ise 20 yaşındadır. Rose Rodin’e modellik, hizmetkârlık ve eşlik etmiştir. İki yıl sonra oğulları olmuştur. Rose Rodin’i hep sevip hizmet ederken, Rodin her zaman dehasının ve dehasına hizmet edenlerin peşinden koşmuştur.



Tam 53 yıl sonra 1917'de evlenmelerinden 15 gün sonra, paraları yetmediğinden dolayı yetersiz ısıtılan evlerinde, Rose zatüreden ölmüş, 6 ay sonra da Rodin hayata veda etmiştir. İkisi de yan yana Meudon’daki atölye evin, müzenin muhteşem bahçesinde "Düşünen Adam" adlı heykelin altına gömülüdürler.

Rodin’in sıra dışı aşk öyküsünün kahramanı Camille Claudel ise Rodin’i 1883’de tanımıştır. Camille o zaman 19 yaşındadır, çok yeteneklidir, aydındır, bilgilidir, güzeldir ve “Usta”ya hayrandır. Camille çok geçmeden Rodin’in sevgilisi ve asistanı olur. 


Yıllarca onun için çalışır. 1888’e dek birlikte olurlar. Fırtınalarla dolu bir aşk ile geçen bu yıllar, Rodin’in en verimli, Claudel’in ise Rodin'den kaynaklanan, sonu akıl hastanesine varan en acılı yılları olur. Rodin’in hayatındaki kadınlar Rose ve Camille ile sınırlı değildir. 

Ressam Helene Wahl-Porges, 1890’larda Rodin’e tüm yolculuklarda eşlik etmiştir. İngiliz generalin kızı Eve Fairfax'la Rodin’in yaşadığı aşktan (1902-1903) geriye bugün Londra’daki Tate Galeri’de enfes bir bronz heykel kalmıştır. İngiliz ressam Gwen John, Rodin’le aşkını 1906-1907 yıllarında, tam 2000 mektuba dökmüştür. Alman yazar Helene von Nostitz- Hindenburg’la Rodin 1901-1914 yılları arasında tutkulu biçimde mektuplaşmışlar, birlikte İtalya yolculuklarına çıkmışlardır. 

Rodin 1917 yılında Rose Beuret ile evlenmiştir. Rodin'in çok fazla kadınla beraber olduğu, gününün neredeyse tamamını kadınlara, uyuşturucuya ve sanata ayırdığı söylenir. Rodin ile yaşadığı aşkı ve akıl hastanesinde sonlanan yaşamı ile ünlenen Camille Claudel’in trajik öyküsü ise filmlere ve oyunlara konu olacak kadar ilgi çekicidir.



Camille Claudel 1864 yılında bankacı bir baba ve oldukça varlıklı bir annenin kızı olarak Kuzey Fransa'da dünyaya gelmiştir. Kendisinden 2 yaş küçük yazar Paul Claudel’in ablasıdır. Daha çocukluğunda taş ve çamur ile ilgilenmeye başlamış, o dönemde kadınların sanat eğitimi almasının mümkün olmadığından akademi eğitimi alamamış ancak dönemin heykeltıraşlarından Alfred Boucher ile çalışmaya başlamıştır. 1882 yılında çoğu İngiliz olan bir grup kadınla atölye kiralayan Claudel, 1883 yılında heykel eğitimi veren Rodin ile tanışmıştır. 1884 yılında Rodin’in atölyesinde çalışmaya başlayan Claudel bir süre sonra Rodin’in ilham kaynağı, modeli, arkadaşı ve sevgilisi olmuş ancak Rodin ile birlikte yaşamamıştır.

Bazı sanat çevreleri tarafından Claudel'in eserlerinin gelişimi büyük ölçüde Rodin'e bağlansa da, sanat yeteneğinin kişiselliğini vurgulayan sanat tarihçileri çoğunluktadır. Camille Claudel’in bir dâhi olduğunu söyleyen pek çok eleştirmen vardır. İlk işlerinde Rodin'in etkisi görülür ancak özellikle ünlü heykeli Bronze Waltz (1893) bunun dışında değerlendirilir. 

Sanatçı 1903 yılından sonra eserlerini sergilemeye başlar. Adı ve eserleri sürekli Rodin’in gölgesinde kalan sanatçının Rodin’den hamile kaldığı bebeğini bir kaza sonucu kaybetmesiyle akıl sağlığı bozulmaya başlar. Bu dönemde annesi tarafından reddedilen Claudel biraz da mecburiyetten Rodin ile birlikte yaşamaya başlar. Ancak Rodin’in kaba tavırları ve Claudel’i kendisine rakip olarak görmesi sorunları daha da arttırır.

Claudel Rodin’i 1898’de terk eder. Claudel’in hastalığı şiddetlenmektedir, hastalığının hezeyanları sırasında heykellerinin birçoğunu kırmış, paranoya belirtileri göstermeye başlamıştır. Rodin’i fikirlerini çalmakla ve kendisini öldürmeyi planlamakla suçlamaktadır. 
Heykel sanatı açısından Rodin’in mi Camille’i yoksa Camille’in mi Rodin’i etkilediği hâlâ bir soru işaretidir. Camille en büyük destekçisi erkek kardeşi Paul Claudel’in evlenip kendisinden ayrılması ve Çin’e gitmesi ile atölyesine kapanır, maddi destekçisi olan babasının vefatından kısa bir süre sonra da ailesinin isteğiyle akıl hastanesine yatırılır. Doktoru Brunet’in aileye mektup yazması ve kızlarına destek istemesine rağmen annesi kızıyla ilgilenmeyi reddeder, Paul Claudel ise sadece birkaç kez ziyaretine gelir. Doktorlar Camille’in dışarıda olmasını ve heykel yapmasını önermelerine rağmen ailesi (özellikle annesi) bunu kabul etmez ve Camille ruh hastalıkları hastanesinde tutulmaya devam edilir. Camille Claudel 30 yıl akıl hastanesinde kaldıktan sonra 1943 yılında ölür.
Camille’in çağdaşı olan Fransız gazeteci, sanat eleştirmeni, yergici, romancı ve oyun yazarı Octave Mirbeau, Camille’in deha düzeyinde yeteneğe sahip olduğunu söylemektedir. Gerçekten dehası, yaptığı heykellerde duygu ile malzemeyi birleştirmesinde ortaya çıkar. Heykele ruh veren yaratıcılığı karşısında Rodin tüm sanatçı kıskançlığına rağmen “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” demek zorunda kalmıştır. Camille’in Rodin ile çalıştığı ilk yıllarda Rodin etkisi görülmekle birlikte sonradan kendi tarzını belirleyerek klasik heykelden ayrılmış ve Art Nouveau akımına yaklaşmıştır. “Olgunluk Çağı” isimli eser, Rodin’den ayrılığının acılarını yansıtır; diğer yandan bu yapıt, ona oniks mermerini ilk kullanan heykeltıraş olma onurunu kazandırmıştır.

Camille yaklaşık 90 adet heykelini, eskizlerini ve çizimlerini yok etmiştir. 1951 yılında Paul Claudel, Rodin Müzesinde bir sergi düzenlemiş, 1984 yılında ise Camille'in eserlerinden oluşan geniş bir sergi açmıştır. Sanatçının 1980'li yıllarda birçok biyografisi yazılmış, 1988 yılında yapılan ve biyografisini anlatan film ile daha da tanınır hale gelmiştir. Filmde Camille rolünü Isabella Adjani, Rodin rolünü ise Gerard Depardieu oynamış ve Isabella Adjani bu filmdeki rolüyle 1989 yılında En İyi Kadın Oyuncu Oscar ödülünü almıştır. Film aynı zamanda en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da kazanmıştır. 


Türkiye'de, Camille Claudel ilk defa, Tiyatro Nienor'un ilk oyunu olarak İzmir'de, 15 Ekim 2010 tarihinde İzmir Fransız Kültür Merkezi'nde sahnelenerek dünya prömiyerini yapmıştır. Eda Erdem'in yazdığı, Ebru Atilla Sagay'ın oynadığı tek kişilik bu oyunun yönetmenliğini Kaan Basmacıoğlu yapmıştır.

Heykel sanatında dünyaca ünlü bu iki sanatçının aşkından geriye ise birbirinden güzel heykeller ve sonu hüsran olan bir aşk hikâyesi kalmıştır.



13 Aralık 2015 Pazar

Nâzım Hikmet ve “Kalbimin kızıl saçlı bacısı” Piraye






Ünlü şair Nâzım Hikmet, "kalbinin kızıl saçlı bacısı" Piraye ile 1930 yılında tanışır. Nâzım ile tanıştığında 24 yaşında olan Piraye’nin başından bir evlilik geçmiştir. Kendisini bırakıp Paris’e giden kocasından henüz ayrılamamış iki çocuklu bir kadın olan Piraye, 1932 yılına kadar Nâzım’ın ısrarlı tekliflerini geri çevirmiş, ancak sonunda daha fazla dayanamayıp Nâzım ile evlenmiştir.



Yirmi yıllık ilişkilerinde on yıldan az birlikte olabilmişler, geri kalan zamanı Nâzım hapiste geçirmiştir. Belki de bu yüzden bunca şiire vesile olmuştur bu aşk ve ayrılık acısı. Hapisteyken birbirinden güzel şiirler ve mektuplar yazmıştır Nâzım Piraye’ye, tablolar, sandıklar, kutular, takılar yapmıştır Piraye için. 



Piraye ise hem çocuklarına hem de Nâzım’a bakmış, hapishaneye kitap, elbise, yemek taşımıştır. Kırk yumurta Nâzım’ın hapisteki durumunu ve Piraye’nin gayretlerini pek güzel özetler: "Çekmediği kalmadı benim yüzümden kadıncağızın... Ama ne sağlam kadındır bir bilsen... Hapiste 40 kişiysek bana bir yumurta yedirebilmek için etraftan bulup buluşturur 40 yumurta getirir hapishaneye. Çünkü bilir onlardan ayrı yiyemeyeceğimi... Tembelleştim mi, 'Hadi bakalım yeter bu kadar tembellik' der, kapatır beni odaya... Böyle yazdım Şeyh Bedrettin Destanı'nı..."



İdamının istendiğini Piraye’ye yazdığında Piraye Nazım’ı asarlarsa yaşayamayacağını yazar, bunun üzerine en güzel şiirlerinden biri ile yanıt verir Nazım karısına:

KARIMA MEKTUP
Bir tanem!

Son mektubunda:
'Başım sızlıyor yüreğim sersem!' diyorsun.
'Seni asarlarsa seni kaybedersem;
diyorsun;
'yaşayamam!'
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgilim;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazıma!

Ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim
ve yalnız
yarım kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...

Karım benim!
İyi yürekli
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim:
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.

Haydi, bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.



Nazım’ın hakkındaki davalar, suçsuz yere onu bitirme çabaları artık dayanılmaz olduğunda Piraye’ye tek çarenin dönemin Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a yalvarmak olduğu söylenmiş ancak Piraye Nazım’ın karısı kimseye yalvarmaz diyerek bunu yapmamıştır.


Gerçekten de çok gururlu kadındır Piraye. Nazım’ın sırtından bıçaklayışını asla affetmeyecektir. Bu şiirlere konu sıra dışı aşkın bitişi de aynı sıra dışılıkta gerçekleşecektir.  Bursa Cezaevine Nâzım Hikmet’in ziyaretine 1948 yılında dayısının kızı Münevver Berk gelir. Münevver 31 yaşındadır, bir ressamla evlidir ve ondan bir kızı vardır. 47 yaşındaki Nâzım kendisinden 16 yaş küçük bu kumral yeşil gözlü kadına sırılsıklam âşık olur. 1948 yılında Nazım için bir af ümidi ortaya çıktığında Nâzım Münevver’in eşinden boşanmasını ve birlikte yeni bir hayata başlamayı teklif eder. Kendisi de Kasım 1948’de bir zamanlar en güzel aşk şiirlerini yazdığı karısı Piraye’ye ayrılmak istediğini bir mektupla bildirir. Bu mektup hasta çocuğunun bakımıyla, hapisteki eşinin dertleriyle ve ekonomik sıkıntılar ile tek başına mücadele etmekte olan Piraye için büyük bir yıkımdır ancak gururlu kadındır Piraye ve Nâzım’ın boşanma talebini hemen kabul eder. Ancak işler Nâzım’ın istediği şekilde gelişmez ve af çıkmaz. Münevver Nâzım’ın hapisten çıkamayacağını anlayınca bir maceraya atılmaktan vazgeçerek eşine geri döner. Bunun üzerine Nâzım büyük bir pişmanlıkla Piraye’ye şu mektubu yazar:

“Pirayem Kızıl saçlı bacım benim,
Seni arkadan bıçakladım. Bir damlası benim damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı ellerim. Yeryüzündeki hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana ”Gel” diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim öyleyim işte. Fakat gel. Oğlumuz Memet’in başı için gel ve ben kalan ömrümde ona layık bir baba olmak fırsatını kazanabileyim. Senin yüzüne nasıl bakabileceğimi bilemiyorum. Seninle karşılaştığım anda ayaklarının dibine yıkılacağım belki. Belki de sadece bayrağını kendi eliyle düşmana teslim etmiş bir hainin cesaretiyle yüzüne bakmaya çalışacağım. Belki de tek kelime söylemeden gözlerimi iskarpinlerine dikip oturacağım. Fakat gel. Hayatım yalnız kendime ait olsaydı gebermeyi çoktan tercih ederdim. Kendi ferdiyetimden, fizyolojimden, kafamın deli hasta tarafından öylesine nefret ediyorum. Fakat yaşamam lazım. Beni affetmek için değil, beni oğlumuz, kızımız ve onlar gibi iyi namuslu insanlarımız için yaşatmak için gel ve bir daha da yalnız bırakma. Eteklerinden öperim.”

Ancak Piraye gelmez, bir daha görüşmez Nazım’la.

Hatice Zekiye Pirayende, namı değer “kalbimin kızıl saçlı bacısı”, sonu hüsranla biten büyük bir aşkın kadın kahramanı, unutulmaz şiirlerin, mektupların ve büyük aşkın müsebbibi, sayesinde kalbimizin derinlerine işleyen bunca şiiri okuyabildiğimiz gururlu kadın…