Etiketler

sanata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanata dair etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2015 Çarşamba

Rodin ve Claudel Aşkı

Fransa’nın yetiştirdiği ünlü heykeltıraşlar
Auguste Rodin ve Camille Claudel
ve onların üretken,
sıra dışı
ve tutkulu aşkı…

Heykellerde dillenen bir aşk öyküsü


François – Auguste- René Rodin


Şüphesiz Fransa’nın yetiştirdiği en büyük heykeltıraşlardan biri. Paris’te 1840 yılında dünyaya gelen sanatçı hepimizin bildiği düşünen adam heykelleri ile ünlü. Ünü dünya çapına varacak olan Rodin orta sınıf bir ailenin çocuğudur. Babası polis müfettişi olan Rodin ve ablası iyi eğitim almışlar, Rodin 17 yaşındayken heykelle ilgilenmeye başlamış, yetenekli olduğu herkes tarafından söylenirken Beaux Arts Akademisi başvurularını 3 kez reddetmiştir. Bunun üzerine Rodin dekoratif heykel ve süsleme eğitimi veren bir okula girmiş ve Belçika’da bu tarz işler yapan bir stüdyoda asistanlığa başlamıştır. Sanat yaşamının erken döneminde gerçekçi görünümlü eserleriyle tanınan Rodin sanatını “Taşın fazlasını atıyorum, geriye heykel kalıyor. Ben herşeye sembolik bir açıdan bakıyorum ve doğadan besleniyorum. Yunanlıları taklit etmiyorum. Bize bu antik heykelleri miras bırakanlar gibi düşünmeye çalışıyorum. Bugün, okullar onların işlerini taklit ediyorlar, ama önemli olan yöntemlerini yeniden keşfedebilmektir” diyerek tanımlamıştır.



 Rodin’in belki de en görkemli işi, Dekoratif Sanatlar Müzesi tarafından sipariş edilen ve yapımı 40 yıl süren “Cehennemin Kapıları”dır. Bu eser konu açısından Dante’den, diğer açılardan ise Rönesans ve Michelangelo’dan etkilenmiştir ve eserin yapımı ve teslim süresi 40 yıl almış olmasına rağmen Rodin eserin bittiğini düşünmemektedir.


Rodin yaşadığı dönemin akademik çalışma tarzına alternatifler yaratmış, heykellerini yaparken amatör modeller, sokak dansçıları, akrobatlar kullanmış, heykellerinde geleneksel güzellik anlayışının dışına çıkarak vücudun şekil ve ifadeleri üzerinde çalışmış, modellerin stüdyosunda çıplak ve serbestçe dolaşmalarına izin vererek onları doğal halleriyle gözlemlemiş ve vücudun kaslarının ahengini bu şekilde keşfetmiştir. Bu özelliği onu çağdaşlarından ayıran en önemli farkıdır. Sanat çevresindeki sağlam itibarını edindiği 1900’den sonra Meditasyon ve Yürüyen Adam gibi sıra dışı heykellerini de sergilemeye cesaret eden Rodin heykel sanatını “heykel girinti ve çıkıntıların sanatıdır, pürüzsüz suratların sanatı değil” diyerek tanımlamıştır.



Rodin’in yaşamında kadınların hep çok önemli bir yeri olmuştur. Rose Beuret ile tanıştığında Rodin 24, Rose ise 20 yaşındadır. Rose Rodin’e modellik, hizmetkârlık ve eşlik etmiştir. İki yıl sonra oğulları olmuştur. Rose Rodin’i hep sevip hizmet ederken, Rodin her zaman dehasının ve dehasına hizmet edenlerin peşinden koşmuştur.



Tam 53 yıl sonra 1917'de evlenmelerinden 15 gün sonra, paraları yetmediğinden dolayı yetersiz ısıtılan evlerinde, Rose zatüreden ölmüş, 6 ay sonra da Rodin hayata veda etmiştir. İkisi de yan yana Meudon’daki atölye evin, müzenin muhteşem bahçesinde "Düşünen Adam" adlı heykelin altına gömülüdürler.

Rodin’in sıra dışı aşk öyküsünün kahramanı Camille Claudel ise Rodin’i 1883’de tanımıştır. Camille o zaman 19 yaşındadır, çok yeteneklidir, aydındır, bilgilidir, güzeldir ve “Usta”ya hayrandır. Camille çok geçmeden Rodin’in sevgilisi ve asistanı olur. 


Yıllarca onun için çalışır. 1888’e dek birlikte olurlar. Fırtınalarla dolu bir aşk ile geçen bu yıllar, Rodin’in en verimli, Claudel’in ise Rodin'den kaynaklanan, sonu akıl hastanesine varan en acılı yılları olur. Rodin’in hayatındaki kadınlar Rose ve Camille ile sınırlı değildir. 

Ressam Helene Wahl-Porges, 1890’larda Rodin’e tüm yolculuklarda eşlik etmiştir. İngiliz generalin kızı Eve Fairfax'la Rodin’in yaşadığı aşktan (1902-1903) geriye bugün Londra’daki Tate Galeri’de enfes bir bronz heykel kalmıştır. İngiliz ressam Gwen John, Rodin’le aşkını 1906-1907 yıllarında, tam 2000 mektuba dökmüştür. Alman yazar Helene von Nostitz- Hindenburg’la Rodin 1901-1914 yılları arasında tutkulu biçimde mektuplaşmışlar, birlikte İtalya yolculuklarına çıkmışlardır. 

Rodin 1917 yılında Rose Beuret ile evlenmiştir. Rodin'in çok fazla kadınla beraber olduğu, gününün neredeyse tamamını kadınlara, uyuşturucuya ve sanata ayırdığı söylenir. Rodin ile yaşadığı aşkı ve akıl hastanesinde sonlanan yaşamı ile ünlenen Camille Claudel’in trajik öyküsü ise filmlere ve oyunlara konu olacak kadar ilgi çekicidir.



Camille Claudel 1864 yılında bankacı bir baba ve oldukça varlıklı bir annenin kızı olarak Kuzey Fransa'da dünyaya gelmiştir. Kendisinden 2 yaş küçük yazar Paul Claudel’in ablasıdır. Daha çocukluğunda taş ve çamur ile ilgilenmeye başlamış, o dönemde kadınların sanat eğitimi almasının mümkün olmadığından akademi eğitimi alamamış ancak dönemin heykeltıraşlarından Alfred Boucher ile çalışmaya başlamıştır. 1882 yılında çoğu İngiliz olan bir grup kadınla atölye kiralayan Claudel, 1883 yılında heykel eğitimi veren Rodin ile tanışmıştır. 1884 yılında Rodin’in atölyesinde çalışmaya başlayan Claudel bir süre sonra Rodin’in ilham kaynağı, modeli, arkadaşı ve sevgilisi olmuş ancak Rodin ile birlikte yaşamamıştır.

Bazı sanat çevreleri tarafından Claudel'in eserlerinin gelişimi büyük ölçüde Rodin'e bağlansa da, sanat yeteneğinin kişiselliğini vurgulayan sanat tarihçileri çoğunluktadır. Camille Claudel’in bir dâhi olduğunu söyleyen pek çok eleştirmen vardır. İlk işlerinde Rodin'in etkisi görülür ancak özellikle ünlü heykeli Bronze Waltz (1893) bunun dışında değerlendirilir. 

Sanatçı 1903 yılından sonra eserlerini sergilemeye başlar. Adı ve eserleri sürekli Rodin’in gölgesinde kalan sanatçının Rodin’den hamile kaldığı bebeğini bir kaza sonucu kaybetmesiyle akıl sağlığı bozulmaya başlar. Bu dönemde annesi tarafından reddedilen Claudel biraz da mecburiyetten Rodin ile birlikte yaşamaya başlar. Ancak Rodin’in kaba tavırları ve Claudel’i kendisine rakip olarak görmesi sorunları daha da arttırır.

Claudel Rodin’i 1898’de terk eder. Claudel’in hastalığı şiddetlenmektedir, hastalığının hezeyanları sırasında heykellerinin birçoğunu kırmış, paranoya belirtileri göstermeye başlamıştır. Rodin’i fikirlerini çalmakla ve kendisini öldürmeyi planlamakla suçlamaktadır. 
Heykel sanatı açısından Rodin’in mi Camille’i yoksa Camille’in mi Rodin’i etkilediği hâlâ bir soru işaretidir. Camille en büyük destekçisi erkek kardeşi Paul Claudel’in evlenip kendisinden ayrılması ve Çin’e gitmesi ile atölyesine kapanır, maddi destekçisi olan babasının vefatından kısa bir süre sonra da ailesinin isteğiyle akıl hastanesine yatırılır. Doktoru Brunet’in aileye mektup yazması ve kızlarına destek istemesine rağmen annesi kızıyla ilgilenmeyi reddeder, Paul Claudel ise sadece birkaç kez ziyaretine gelir. Doktorlar Camille’in dışarıda olmasını ve heykel yapmasını önermelerine rağmen ailesi (özellikle annesi) bunu kabul etmez ve Camille ruh hastalıkları hastanesinde tutulmaya devam edilir. Camille Claudel 30 yıl akıl hastanesinde kaldıktan sonra 1943 yılında ölür.
Camille’in çağdaşı olan Fransız gazeteci, sanat eleştirmeni, yergici, romancı ve oyun yazarı Octave Mirbeau, Camille’in deha düzeyinde yeteneğe sahip olduğunu söylemektedir. Gerçekten dehası, yaptığı heykellerde duygu ile malzemeyi birleştirmesinde ortaya çıkar. Heykele ruh veren yaratıcılığı karşısında Rodin tüm sanatçı kıskançlığına rağmen “Ona altını nerede bulacağını söyledim. Ama bulduğu altın kendi içindeydi” demek zorunda kalmıştır. Camille’in Rodin ile çalıştığı ilk yıllarda Rodin etkisi görülmekle birlikte sonradan kendi tarzını belirleyerek klasik heykelden ayrılmış ve Art Nouveau akımına yaklaşmıştır. “Olgunluk Çağı” isimli eser, Rodin’den ayrılığının acılarını yansıtır; diğer yandan bu yapıt, ona oniks mermerini ilk kullanan heykeltıraş olma onurunu kazandırmıştır.

Camille yaklaşık 90 adet heykelini, eskizlerini ve çizimlerini yok etmiştir. 1951 yılında Paul Claudel, Rodin Müzesinde bir sergi düzenlemiş, 1984 yılında ise Camille'in eserlerinden oluşan geniş bir sergi açmıştır. Sanatçının 1980'li yıllarda birçok biyografisi yazılmış, 1988 yılında yapılan ve biyografisini anlatan film ile daha da tanınır hale gelmiştir. Filmde Camille rolünü Isabella Adjani, Rodin rolünü ise Gerard Depardieu oynamış ve Isabella Adjani bu filmdeki rolüyle 1989 yılında En İyi Kadın Oyuncu Oscar ödülünü almıştır. Film aynı zamanda en iyi yabancı dilde film Oscar’ını da kazanmıştır. 


Türkiye'de, Camille Claudel ilk defa, Tiyatro Nienor'un ilk oyunu olarak İzmir'de, 15 Ekim 2010 tarihinde İzmir Fransız Kültür Merkezi'nde sahnelenerek dünya prömiyerini yapmıştır. Eda Erdem'in yazdığı, Ebru Atilla Sagay'ın oynadığı tek kişilik bu oyunun yönetmenliğini Kaan Basmacıoğlu yapmıştır.

Heykel sanatında dünyaca ünlü bu iki sanatçının aşkından geriye ise birbirinden güzel heykeller ve sonu hüsran olan bir aşk hikâyesi kalmıştır.



14 Aralık 2015 Pazartesi

Händel ve İnme Hastalığı




Bir müzik devi olan Georg Friedrich Händel kendi çalışmalarının tanıtım ve sunum işlerini de kendisi yapan kısacası menajeri de kendisi olan ilk besteci olarak tarih sayfalarında yer almıştır.



Händel 1685 yılında Halle an der Saale’de doğdu. Babası 62 yaşında bir hekim annesi 33 yaşında eski bir rahibin kızıydı. Müzik eğitimini Halle ve Hamburg’da alan Händel’in annesi ve anneannesinde serebrovasküler hastalık mevcuttu. Annesi 79 yaşında ölen Händel, ölmeden önceki ziyaretinde annesinin sağ tarafının ve dilinin felçli olduğunu belirtmiştir. Aynı şekilde anneannesinin de inme neticesinde hayatını kaybettiği bilinmektedir.

Händel 1706’da İtalya’ya gitmiş ve 1710 yılında büyük bir üne kavuşmuş olarak geri dönmüştür. Daha sonra besteci olarak İngiltere’de çalışma teklifi almış ve 1759 yılında ölümüne kadar yaşayacağı Londra’ya taşınmıştır.




Hastalıkları
Yaşamı ve hastalıkları çeşitli söylentilerle ve çelişkilerle doludur. Händel’in patografisini yazan çeşitli uzmanlar onun siklotimi veya mani gibi psikiyatrik bir hastalıktan veya artrit gibi romatolojik bir sorundan muzdarip olduğunu düşünmüşlerdir. Son yıllarda bazı uzmanlar ise Händel’in tekrarlayan palsilerini iskemik inme sekellerine bağlamışlardır. Händel yaşamının son yıllarında görme kaybından muzdaripti, bu durumu yaşadığı çağda katarakta bağlanmıştı. Geçirdiği 3 operasyon bu sorununa çare olmamıştı. Händel’in palsileri ve görme problemleri göz önüne alındığında en olası ayırıcı tanısının serebrovasküler hastalık olacağını belirtiyor Almanya Mannheim’deki Heidelberg Üniversitesi Nöroloji Kliniğinden Dr. H. Bäzner ve M. Hennerici.

Händel zeki ve iyi eğitimli biri olarak tanımlanmaktadır. Saksoniyan aksanında Almanca konuşup yazmasının dışında, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca da biliyordu. Oldukça yakışıklı bir genç adam olarak adı aristokrat çevredeki genç hanımlarla ilişkili olarak çok sık anılmıştır.

   

Sir Thomas Hudson tarafından 1749 yılında yapılan portresinde Händel şişman biri olarak görülmektedir.

O yıllarda ünlü bestecinin çok fazla yiyecek ve içecek tükettiği bilinmektedir. Karakter yapısı olarak Händel kolay sinirlenen, öfkesini kontrol etmekte zorlanan biri olarak biliniyordu. Özellikle orkestra şefi ve konser müdürü olarak çalıştığı dönemlerde bu kişilik yapısı ile ün yapmıştı. Bazı kayıtlarda sahne üzerinde bile öfke patlamaları yaşayarak küfür ettiği ve bağırıp çağırdığı belirtilmektedir. İtalyan şarkıcı Ms. Cuzzoni bir keresinde Händel’in “falsa immagine” isimli bir aryasını söylemeyi reddedince Händel’in kendisine “Hanımefendi sizin gerçek bir şeytan olduğunuzu gayet iyi biliyorum ama şimdi size kendimin şeytanların şefi Beelzebub olduğumu gösteririm” diyerek kadını kucaklayıp pencereden aşağı atmakla tehdit ettiği yazılmıştır.



Händel’in uzun süren hastalık dönemleri o döneme ait pek çok kayıtta yer almaktadır. Bu kayıtlara göre Händel’in 1737, 1743 ve 1745’te inme atakları geçirmiş olması muhtemeldir. Görme problemleri ise 1751 yılından itibaren başlamıştır. Dr. BäznerGeorg Friedrich Händel’s Strokes[1]” isimli makalesinde Händel’in palsilerinin ayırıcı tanısında laküner inmenin göz ardı edilmemesine vurgu yapmaktadır. Bu varsayımını ünlü bestecinin hastalıklarının fonksiyonel olarak neredeyse tam bir iyileşmeyle neticelenmesine ve uzun semptomsuz dönemlerin ardından gelen rekürrensler ile seyretmesine dayandırmaktadır. Söz konusu makalede yazarlar Händel’in hayatını ve patofizyolojik bulguları özetlemektedirler. Buna göre Händel sistemik hipertansiyon, sigara, büyük olasılıkla hiperlipidemi gibi risk faktörlerini taşımaktadır. Ünlü besteci sağ tarafını tekrarlayan şekilde tutan palsiler, konuşma güçlüğü, dizartri-beceriksiz el sendromunun bir bileşeni olarak dizarti ve embolik orta serebral arter inmesinin sonucu olarak ortaya çıkan ve çoğunlukla konfüzyon olarak yorumlanmış disfaziden muzdariptir. Yazarlara göre Händel’de sol hemisferde tekrarlayan embolilere yol açan şiddetli karotis arter stenozu bulunması olasılığı da yüksektir. Händel’in sol gözünü etkileyen ve görme kaybına neden olan durumun da sol karotis arter stenozu kaynaklı sol retina embolilerinden oluşmuş olması muhtemeldir.    
    


Händel yaşadığı dönemde üne kavuşmuş olan bir sanatçıdır ve günümüzde besteleri çalınıp söylenmekte ve adı yaşatılmaktadır. Müzik tarihinin ironilerinden birisi de Händel’in de Bach’ın da ileriki yaşlarında görme duyusunu yitirmeleri, aynı göz doktoru (John Taylor) tarafından ameliyat edilmeleridir. Bach, bu ameliyatta kullanılan kirli araçlar nedeniyle sepsisten ölmüştür. Händel’in ise ameliyatları başarılı sonuçlar vermemiş, sonuçta görme duyusunu tamamen kaybetmiştir. Ancak şimdi geriye baktığımızda Händel’in görme kaybının gözlerinden kaynaklanmamış olması daha muhtemeldir. Händel 1759’da öldüğünde görkemli bir cenaze töreni düzenlenmiştir. Mezarı Westminster Abbey'dedir.

Händel, müzik tarihine vokal eserleriyle geçmişse de başta “Su Müziği” olmak üzere çok sayıda orkestra müziği eseri ile çalgı müziğine de büyük katkıları vardır. İngiltere’de yaşamış olan Alman besteci Händel, İtalyan tarzı ile Fransız usülünü birleştirerek operalarında kendine has bir tarz oluşturmuştur. Handel’in yarattığı bu tarz her ne kadar dönemsel etkiler taşıyorsa da dönemin diğer bestecilerinin ulaşamadığı bir seviyededir.


1784 yılında Westminster Abbey’deki Händel’i anma töreni haberi





[1] Front Neurol Neurosci. Basel, Karger, 2005, vol 19, pp 150–159

13 Aralık 2015 Pazar

Nâzım Hikmet ve “Kalbimin kızıl saçlı bacısı” Piraye






Ünlü şair Nâzım Hikmet, "kalbinin kızıl saçlı bacısı" Piraye ile 1930 yılında tanışır. Nâzım ile tanıştığında 24 yaşında olan Piraye’nin başından bir evlilik geçmiştir. Kendisini bırakıp Paris’e giden kocasından henüz ayrılamamış iki çocuklu bir kadın olan Piraye, 1932 yılına kadar Nâzım’ın ısrarlı tekliflerini geri çevirmiş, ancak sonunda daha fazla dayanamayıp Nâzım ile evlenmiştir.



Yirmi yıllık ilişkilerinde on yıldan az birlikte olabilmişler, geri kalan zamanı Nâzım hapiste geçirmiştir. Belki de bu yüzden bunca şiire vesile olmuştur bu aşk ve ayrılık acısı. Hapisteyken birbirinden güzel şiirler ve mektuplar yazmıştır Nâzım Piraye’ye, tablolar, sandıklar, kutular, takılar yapmıştır Piraye için. 



Piraye ise hem çocuklarına hem de Nâzım’a bakmış, hapishaneye kitap, elbise, yemek taşımıştır. Kırk yumurta Nâzım’ın hapisteki durumunu ve Piraye’nin gayretlerini pek güzel özetler: "Çekmediği kalmadı benim yüzümden kadıncağızın... Ama ne sağlam kadındır bir bilsen... Hapiste 40 kişiysek bana bir yumurta yedirebilmek için etraftan bulup buluşturur 40 yumurta getirir hapishaneye. Çünkü bilir onlardan ayrı yiyemeyeceğimi... Tembelleştim mi, 'Hadi bakalım yeter bu kadar tembellik' der, kapatır beni odaya... Böyle yazdım Şeyh Bedrettin Destanı'nı..."



İdamının istendiğini Piraye’ye yazdığında Piraye Nazım’ı asarlarsa yaşayamayacağını yazar, bunun üzerine en güzel şiirlerinden biri ile yanıt verir Nazım karısına:

KARIMA MEKTUP
Bir tanem!

Son mektubunda:
'Başım sızlıyor yüreğim sersem!' diyorsun.
'Seni asarlarsa seni kaybedersem;
diyorsun;
'yaşayamam!'
Yaşarsın karıcığım,
kara bir duman gibi dağılır hatıram rüzgârda;
yaşarsın kalbimin kızıl saçlı bacısı
en fazla bir yıl sürer
yirminci asırlılarda
ölüm acısı.
Ölüm
bir ipte sallanan bir ölü.
Bu ölüme bir türlü
razı olmuyor gönlüm.
Fakat
emin ol ki sevgilim;
zavallı bir çingenenin
kıllı, siyah bir örümceğe benzeyen eli
geçirecekse eğer
ipi boğazıma,
mavi gözlerimde korkuyu görmek için
boşuna bakacaklar
Nazıma!

Ben,
alaca karanlığında son sabahımın
dostlarımı ve seni göreceğim
ve yalnız
yarım kalmış bir şarkının acısını
toprağa götüreceğim...

Karım benim!
İyi yürekli
altın renkli,
gözleri baldan tatlı arım benim:
ne diye yazdım sana
istendiğini idamımın,
daha dava ilk adımında
ve bir şalgam gibi koparmıyorlar
kellesini adamın.

Haydi, bunlara boş ver.
Bunlar uzak bir ihtimal.
Paran varsa eğer
bana fanila bir don al,
tuttu bacağımın siyatik ağrısı
Ve unutma ki
daima iyi şeyler düşünmeli
bir mahpusun karısı.



Nazım’ın hakkındaki davalar, suçsuz yere onu bitirme çabaları artık dayanılmaz olduğunda Piraye’ye tek çarenin dönemin Genel Kurmay Başkanı Fevzi Çakmak’a yalvarmak olduğu söylenmiş ancak Piraye Nazım’ın karısı kimseye yalvarmaz diyerek bunu yapmamıştır.


Gerçekten de çok gururlu kadındır Piraye. Nazım’ın sırtından bıçaklayışını asla affetmeyecektir. Bu şiirlere konu sıra dışı aşkın bitişi de aynı sıra dışılıkta gerçekleşecektir.  Bursa Cezaevine Nâzım Hikmet’in ziyaretine 1948 yılında dayısının kızı Münevver Berk gelir. Münevver 31 yaşındadır, bir ressamla evlidir ve ondan bir kızı vardır. 47 yaşındaki Nâzım kendisinden 16 yaş küçük bu kumral yeşil gözlü kadına sırılsıklam âşık olur. 1948 yılında Nazım için bir af ümidi ortaya çıktığında Nâzım Münevver’in eşinden boşanmasını ve birlikte yeni bir hayata başlamayı teklif eder. Kendisi de Kasım 1948’de bir zamanlar en güzel aşk şiirlerini yazdığı karısı Piraye’ye ayrılmak istediğini bir mektupla bildirir. Bu mektup hasta çocuğunun bakımıyla, hapisteki eşinin dertleriyle ve ekonomik sıkıntılar ile tek başına mücadele etmekte olan Piraye için büyük bir yıkımdır ancak gururlu kadındır Piraye ve Nâzım’ın boşanma talebini hemen kabul eder. Ancak işler Nâzım’ın istediği şekilde gelişmez ve af çıkmaz. Münevver Nâzım’ın hapisten çıkamayacağını anlayınca bir maceraya atılmaktan vazgeçerek eşine geri döner. Bunun üzerine Nâzım büyük bir pişmanlıkla Piraye’ye şu mektubu yazar:

“Pirayem Kızıl saçlı bacım benim,
Seni arkadan bıçakladım. Bir damlası benim damarlarımdaki bütün kana bedel kanınla boyandı ellerim. Yeryüzündeki hiçbir insan hiçbir insana benim sana yaptığım kötülüğü yapmamıştır. Bütün bunlara rağmen gel. Sana ”Gel” diyecek kadar yüzsüz ve alçaksam ne halt edeyim öyleyim işte. Fakat gel. Oğlumuz Memet’in başı için gel ve ben kalan ömrümde ona layık bir baba olmak fırsatını kazanabileyim. Senin yüzüne nasıl bakabileceğimi bilemiyorum. Seninle karşılaştığım anda ayaklarının dibine yıkılacağım belki. Belki de sadece bayrağını kendi eliyle düşmana teslim etmiş bir hainin cesaretiyle yüzüne bakmaya çalışacağım. Belki de tek kelime söylemeden gözlerimi iskarpinlerine dikip oturacağım. Fakat gel. Hayatım yalnız kendime ait olsaydı gebermeyi çoktan tercih ederdim. Kendi ferdiyetimden, fizyolojimden, kafamın deli hasta tarafından öylesine nefret ediyorum. Fakat yaşamam lazım. Beni affetmek için değil, beni oğlumuz, kızımız ve onlar gibi iyi namuslu insanlarımız için yaşatmak için gel ve bir daha da yalnız bırakma. Eteklerinden öperim.”

Ancak Piraye gelmez, bir daha görüşmez Nazım’la.

Hatice Zekiye Pirayende, namı değer “kalbimin kızıl saçlı bacısı”, sonu hüsranla biten büyük bir aşkın kadın kahramanı, unutulmaz şiirlerin, mektupların ve büyük aşkın müsebbibi, sayesinde kalbimizin derinlerine işleyen bunca şiiri okuyabildiğimiz gururlu kadın…












12 Aralık 2015 Cumartesi

Dostoyevski ve Epilepsisi



Tüm zamanların en iyi romancılarından biri olan Fyodor Mihailovich Dostoyevski, 19. yüzyıl Rusya’sının sosyal ve ahlaki yapısını tanımlamak konusunda eşsiz bir uzman ve yazılarında eksistensiyalizm ve psikoanaliz gibi filozofik ve bilimsel gelişmeleri önceden görüp dillendirebilen bir yetenek olarak karşımıza çıkar. Sanatçının biyografilerinde ve otobiyografisinde yer aldığı üzere yirmili yaşlarının ortalarından itibaren epilepsiden muztarip olduğu bilinmektedir.


Her ne kadar Dostoyevski özellikle yaşamının son dönemlerinde progresif hafıza yetersizliğinden yakınsa da, her zamanki keskin zekâsı ile kronik bir akciğer hastalığından ölene dek eser vermeyi sürdürmüştür. 

Epilepsi ile Dostoyevski’nin sanatı iki katmanda ilişkilidir. İlk olarak; kendi otobiyografik yazılarında da belirttiği gibi eserlerinde hastalığının sadece sonuçlarını yazmamış, hastalığa ait düşünceleri de konu etmiştir. Romanları bu yüzden yazarın hastalığını anlamak için değerli kaynaklar niteliğindedir. İkinci olarak ise; eserleri sıradan bir epilepsi hastası olarak damgalanmasına engel olmuştur.

Roman, kısa hikâye yazarı ve gazeteci olan Dostoyevski’nin eserleri sadece Rusya’da değil tüm Dünya edebiyatında en etkileyiciler arasında kabul görür. Sanatçının değişik insan durumlarına ait güçlü ve detaylı tasvirleri ve insan doğasının filozofik, psikolojik ve dini yönden derinliklerini yansıttığı tahlilleri yazarın adeta karakteristik özelliğidir.




Epilepsi ve Dostoyevski

Dostoyevski genç yaşlarından itibaren tekrarlayan epilepsi atakları yaşamıştır. Bu atakların hangi tür ataklar olduğunu günümüzde anamnez, fizik muayene ve birkaç test ile saptamak, sonrasında ayırıcı tanıyı yapmak ve gerekli ise ilaç başlamak böyle hastalar için izlenmesi gereken yoldur. Dostoyevski’nin hastalığına bir hekim gözüyle günümüzden yaklaşmak ise ilgi çekici bir yazı ortaya çıkarabilir.

Dostoyevski 1821 yılında Moskova’da babasının doktorluk yaptığı bir hastanede doğdu. Yedi kardeşin ikincisiydi. Yedi yaşındayken muhtemelen ailesinde yaşanan üzücü bir olay neticesinde işitsel halüsinasyon epizotları başladı, bunlar korku çığlıkları şeklindeydi. 1837 yılında annesi öldü, aynı yıl bir sinir krizi ve muhtemelen fonksiyonel orijinli geçici afoni yaşadı. Bu olaydan 2 yıl sonra babasını kaybetti. Gemi mühendisliği tahsilini tamamladıktan sonra Savaş Bakanlığında 1843 yılında göreve başlayan Dostoyevski, bu yıllarda edebiyatla ilgilenmeye başladı. Aynı yıllarda yazarın kumar tutkusu ve finansal sorunları da ortaya çıktı. Pek çok kaynağa göre yazar ilk epileptik atağını muhtemelen tüm sinir sistemini irrite eden bir hastalık sonrasında 1846 yılında bir cenaze sırasında yaşadı. Aynı yıl bir partide yüzü değiştiği, gözlerine korku dolu bakışlar yerleştiği ve birkaç dakikalığına kendini kaybettiği yazılıdır. Kendine geldiğinde nerede olduğunu anımsamıyordu, dışarı çıktı ve dışarıda titrerken bulundu. Bu nöbet Dr. Janowski tarafından jeneralize atak olarak tanımlandı. Arkadaşı Dr. Janowski, Dostoyevski’nin genel fiziksel özelliklerini kısa boylu, güçlü kemik yapısına sahip, düzensiz nabızlı, geçirilmiş raşitizm ve tüberküloz bulgularına sahip olarak tanımlar.

1849 yılında Dostoyevski devrimci hareket ile birlikte yönetime karşı komplo kurmaktan suçlu bulundu, ölüm cezası aldı ancak infazdan hemen önce cezası Sibirya’ya sürülmek olarak değiştirildi. Hayatının bu süreci Dostoyevski’nin değişik sosyal statülere sahip insanlarla yakın ilişkiler kurmasına yol açarak eserlerine önemli bir kaynak oluşturdu. Bu zorluklarla dolu dönemde Dostoyevski çok sayıda jeneralize konvülziyon geçirdi. Bu konvülziyonlar muhtemelen artan sıklıktaydı ve grand-mal nöbetlerin öncüsüydü. Kardeşine yazdığı bir mektupta Dostoyevski tekrarlayan nöbetlerden ve bıçak saplanır gibi hissedilen baş ağrılarından söz eder. Dostoyevski 1850 yılında bağırma, hafıza yetersizliği, kas kasılmaları, ağızdan köpük gelmesi, solunum zorluğu ve hızlı nabız ile karakterli 15 dakika süren ilk epileptik nöbetini yaşadı. Üç yıl sonra bir nöbet daha yaşayan yazar 1853 yılında artık neredeyse her ayın sonunda düzenli olarak nöbet geçirmeye başlamıştı.

Sibirya’da hapis cezasının sonuna doğru 1856 yılında Maria Isayeva ile evlendi. Balayı sırasında muhtemelen uyku bozukluğu ve şampanya tarafından tetiklenen iki jeneralize nöbet geçirdi. Epilepsi tanısını bu dönemde aldı. Yazar bu yıllarda hastalığını “hafızam bulutlu, ileride bu hastalık yüzünden bunamaktan korkuyorum” şeklinde ifade etmiştir.

                                                 Maria Isayeva

Dostoyevski’nin ekstatik aurasını arkadaşı Bayan Kovaleskaya “sanki cennetteymiş gibi müthiş bir uyum ve mutluluk hissi” olarak tanımlar.  Dostoyevski ayrıca nöbet öncesinde ellerinde bilateral karıncalanma ve kaşınma hissi, nöbet sonrasında ise konuşma güçlüğünden yakınır. Eşi Maria yazarın nöbetlerinden bir tanesini “birden bire solgunlaştı, yalpalayarak divana düştü, aniden korkunç çığlıklar atmaya başladı” diye anlatır.

Dostoyevski 1859 yılında St. Petersburg’a geri döndü. Ancak Sibirya macerası yazara daha kötü epilepsi nöbetlerini getirmiş oldu. 1864 yılında Dostoyevski eşini tüberküloz nedeniyle kaybetti. Kısa sürede bir roman yazmak için anlaşma yapınca stenograf Anna Snitkina ile birlikte çalıştı ve Kumarbaz (Igrok - The Gambler) isimli romanını içine kendi yaşamından parçalar koyarak yazdı. Aslında Dostoyevski’nin tüm romanlarında gerçeğin ve kurgunun, kendisinin ve kahramanlarının sınırları çok keskin değildir. Yazarın pek çok eserine önsöz yazmış olan Orhan Pamuk da aynı noktaya işaret eder ve bu ayrımları yapma güdüsünün okuru kışkırtacağına vurgu yapar.


1867 yılında Anna Snitkina ile evlenen yazarın epileptik nöbetleri devam ediyordu. Karısı doğum yaparken Cenevre’de konvülziyonu takip eden uzun bir postiktal periyod yaşadı. O gün doğan çok sevgili kızı ise henüz 3 aylıkken akut bir hastalık sonucu öldü. 


                                                              Anna Snitkina

Rusya’da artan stres ve nöbetlerle birlikte en büyük eserleri arasında bulunan Budala (Idiot - The Idiot) ve Ecinniler (Besy - The Possessed)’i yazdı. Depresyon bu dönemde yine yazarı sıkmaktaydı. Belki de bu depresyon yüzünden Ecinniler'de Stavrogin'i bir çocuğa tecavüz ettirmiş olması yüzünden de kendini hep suçladı. Bundan sonra düzenli yazmaya başlayan Dostoyevski 50’li yaşlarında solunum güçlüğü çekmeye başladı. Bu dönemde yazarın epilepsi nöbetleri azalmıştı ancak yazar depresyondan ve hafıza yetersizliğinden şikâyetçiydi.

Dostoyevski hayatının son dönemlerinde opium solüsyonları kullanmaya başladı. 1880 yılında Karamazov Kardeşler (Brat'ya Karamazovy - The Brothers Karamazov) isimli büyük eserini tamamladıktan bir yıl sonra muhtemelen amfizem veya tüberküloz olan bir akciğer hastalığına yenik düşerek hayata gözlerini yumdu. Ölümünde epilepsisinin herhangi bir rolü olmadı.



Hekimlerin gözünden Dostoyevski'nin epilepsisi

Dostoyevski’nin ciddi, titiz ve cimri olarak bilinen babası, pek çok aile üyesi gibi alkolizme meyilliydi. Babası hakkındaki ilkyazılar onun hizmetçisi tarafından öldürüldüğünü belirtse de sonraki yazılar hemorajik stroktan söz eder. Annesi ise tüberkülozdan öldü.

Dostoyevski’nin fizik muayenesi konusunda Dr. Janowski tarafından verilen bilgilerden başka elimizde bilgi yoktur. Yaşadığı çağ gereği Dostoyevski’nin EEG, MRI veya laboratuvar analiz sonuçları da mevcut değildir.

Eldeki bilgilerden yola çıkarak Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Departmanı Epilepsi Bölümünden Dr. Andrea Rossetti, Dostoyevski’nin epilepsisini bu çağdan bakarak yorumlamaya çalışmıştır (Front Neurol Neurosci. Basel, Karger, vol 19, pp 65–7). Dr. Rosetti’ye göre Dostoyevski’nin çocukluğunda yaşadığı verbal halüsinasyonlar ilk parsiyel nöbetleri temsil ediyor olabilir.

Öyküde yer alan geçici afoni ve sinir krizleri pek çok hekimin ilgisini çekmiştir, bunlar auralar veya basit parsiyel nöbetler olabileceği gibi nevrotik karakterli semptomlar olmaları da mümkündür. Bu bulgular Freud’a göre babasına yönelmiş nefret duygusu ve onu öldürme arzusundan kaynak alıyor olabilir, nitekim Karamazov Kardeşler’deki baba katilliği Oedipus kompleksinin tezahürü olarak yorumlanır. Dahası Freud’a göre Dostoyevski’nin ilk nöbetlerinin babasının ölümünü öğrendikten sonra başlaması yüzünden yazarın nöbetleri bile psikojenik olabilir. Ancak Dr. Rosetti konuyla ilgili makalesinde açıkça tanımlanan ilk nöbetin yazar 25 yaşındayken ortaya çıkmasından ve çeşitli kaynaklarda farklı kişilerce aktarılan pek çok nöbet tanımı yapılmış olmasından yola çıkarak Dostoyevski’nin stres, alkol kullanımı ve uyku bozukluğu ile indüklenen taşikardinin eşlik ettiği, tüm ekstremitelerin kasıldığı, uzun posttiktal periyodun gözlendiği organik, jeneralize nöbetler geçirdiğini aktarmıştır. Günümüzün tıp bilgileriyle Dostoyevski’nin hastalığına yaklaşan Dr. Rosetti makalesinde yazarın epileptik nöbetlerini tüm detayları ile yorumlayarak ayırıcı tanıyı tüm incelikleriyle yapmaya gayret etmiştir.

Dostoyevski'nin eserlerindeki epileptik karakterler

Dostoyevski müthiş bir gözlemciydi. Yazarın sadece çevresini değil, kendisini de çok dikkatli gözlemlediğini eserlerinde görürüz. Romanlarındaki edebi tanımlamaları hastalığını anlamakta bize önemli ipuçları sunar. Yazarın romanlarında altı epileptik karakter vardır. Bunlardan en ünlüsü Budala romanındaki Prens Mişkin’dir ve Dostoyevski’nin düşüncelerini yorumlayan karakter olarak karşımıza çıkar. Prens Mişkin’in epilepsi nöbetleri Dostoyevski’nin nöbetleridir, Dostoyevski’nin ekstatik aurası Prens Mişkin’in buluşlarıdır, Dostoyevski’nin nöbetlerinin uzamış semikonfüzyon durumu romanda Prens Mişkin’in istenmeyen kötü düşüncelerin tekrarlanarak düşünmeye zorlanması periyodudur. Bu belki de dominant frontal veya temporal lobtan kaynak alan auralarla ilintili olabilir.


Yazarın erken dönem eserlerinden olan Ev Sahibesi (Hozyajka - The Lodging Woman-1847)’nde yarattığı şeytani ihtiyar Murin karakteri alkol ile indüklenen nöbetler yaşar ve bunlardan birinde başkahraman Ordinov’u öldürmeye kalkar. Dostoyevski burada kendi tecrübe ettiği ekstatik duyguları aktarmaktadır. Bu da daha o yıllarda Dostoyevski’nin hastalığın başındaki auraları yaşamakta olduğunu gösterir.

Yazarın 1861 tarihli Ezilmiş ve Aşağılanmışlar (Unizhennye i oskorblennye - The Insulted and Injured) isimli romanında Dostoyevski masum Nelly üzerinden kendi jeneralize nöbetlerini ve ardından gelen semikonfüzyon, derin uyku, başağrısı gibi özellikler ile karakterize postiktal periyodu tüm detayları ile tanımlar.

Dostoyevski Ecinniler (1872)’de Kirillov üzerinden mest edici prodrom dönemini tasvir eder. Son olarak da Karamazov Kardeşler’de baba katili Smerdyakov epilepsi hastasıdır. Babasını öldürdüğünde bir status epileptikus nöbeti taklidi yaparak cinayetini gizlemeye çalışır ancak işlediği cinayet sonrasında nöbetleri artar, halüsinasyonlarında şeytanı görür ve kendini asar.

Dostoyevski çok önemli bir yazar olduğu için kendisinin epilepsi hastalığı ve nöbetleri pek çok hekim tarafından daha önce değerlendirilmiştir. Bazıları yazarın IGE-İdiopatik jeneralize epilepsi olduğuna hükmetmiştir ancak bu tanı auraları, iktal ve postiktal lokalize semptomları açıklamaya yetmez. Epilepsi ve pseudo-nöbet durumlarının birlikteliği ile çifte patoloji tanısını önerenler olmuştur. Bu durum elbette ki çok ender görülen bir durum değildir. Ancak Dr. Rossetti Dostoyevski’nin hastalığının erken yaşlarda ortaya çıkmış olması ve bazı parapsikolojik instabiliteler göstermesinin non-epileptik nöbetlere hükmetmek için yeterli olmadığını belirtir.

Son olarak parsiyel epilepsi tanısı önerilmiştir. Dr. Rossetti de hastanın hikâyesi, auralar, uzamış posttiktal periyod ve disfazi ile ilerleyici hafıza yetmezliği göz önüne alındığında bu yoruma katıldığını yazmıştır. Dahası Dr. Rossetti’ye göre bu bileşenler nöbetlerin temporal lob orijinli olduğuna işaret eder. Dr. Rossetti makalesinin sonunda tarihteki tüm bulguların ve yazarın eserlerinin eşliğinde Dostoyevski’nin büyük ihtimalle kompleks-parsiyel ve sekonder jeneralize nöbetlerle karakterli, göreceli olarak benign ve muhtemelen 1846 yılındaki hastalık ile tetiklenmiş Temporal Lob Epilepsi (TLE) hastası olduğuna ve nöbetlerin sol mezotemporal bölgeden kaynakladığına hükmetmiştir.

Dr. Serra Menekay



11 Aralık 2015 Cuma

Depresif Miró’nun Kadınları, Kuşları ve Yıldızları

      

Kimdir Miró?
Joan Miró 1893 yılında Barselona'da dünyaya geldi. 14 yaşında Barselona'da La Lonja’s Escuela Superior de Artes Industriales y Bellas Artes (Güzel Sanatlar ve Endüstriyel Sanatlar Okulu)'na katıldı. 3 yıllık sanat eğitimi sonrasında 1912-1915 yılları arasında Barselona'daki Francesc Galí’s Escola d’Art isimli sanat okuluna devam etti. İlk sergisini Barselona'da 1918 yılında açtı. 1920 yılında Paris gezisi sırasında Pablo Picasso ile tanıştı. Bundan sonra Miró zamanının yarısını Paris'te geçirmeye başladı ve burada tanıştığı Max Jacob, Pierre Reverdy, ve Tristan Tzara ile Dada hareketine katıldı. Paris'teki ilk sergisi 1925'te Galeri Pierre'de büyük bir sürrealist hareket olarak yankı buldu. 1936'da iç savaş sebebiyle İspanya'yı terk etmek zorunda kaldı, 1941'de geri döndü. Aynı yıl New York, The Museum of Modern Arts'da ilk büyük retrospektif sergisini açtı. Miró, Josep Lloerns y Artigas'la birlikte seramik çalışmalarına başladı bununla beraber baskı alanına da ilgi gösterdi ve sanatını çok yönlü icra etmeyi seçen Miró 1960 yılında heykeltıraşlığa başladı.

                              Palma de Mallorca’daki evinin stüdyosunda Joan Miró-1977. Fotoğraf: Christian Simonpietri/ Sygma/ Corbis

Geceyarısında ve Sabah Yağmurunda Bülbülün Şarkısı (The Nightingale’s Song at Midnight and Morning Rain)
Bu eser sanatçının erken dönem (1940) eserlerindendir ve “Constellations - Takımyıldızlar” koleksiyonunda yer alır. Takımyıldızlar koleksiyonu Sabancı Müzesindeki sergide gösterimde yer alıyor. Sanatçının pek çok kez, pek çok farklı formda resmettiği kadınlar, kuşlar ve yıldızları bu koleksiyonda görmek mümkün.



Kaçış Merdiveni (The Escape Ladder)
Kaçış merdiveni 1940 yılına ait ve yine Constellations koleksiyonda yer alan bir başka çarpıcı eserdir. Merdiven formu Miró’nun pek çok eserinde yer alır, sanatçı hayatının tam da bu döneminde 1936 yılında önce İspanya iç savaşı yüzünden Fransa’ya kaçmış, sonra da Fransa’da 2. Dünya Savaşının tehtidine maruz kalmıştı.



Kaçan Gözün Kaçış Merdiveni (The Ladder of the Escaping Eye)
Sanatçı pek çok tablosunda ve baskı çalışmalarında kullandığı kaçış merdiveninin 1971 yılında bronz heykelini de yapmıştır. Miró resmederek başladığı pek çok formun heykel, seramik gibi değişik çalışmalarını da oluşturarak sadece resimle sınırlı kalmamış, plastik sanatların pek çok alanına el atmıştır.


Gözyaşının Gülümsemesi (The smile of a tear)
Sanatın pek çok dalıyla ilgilenen Miró, etkilendiği şiirleri resmetmek, kelimeleri kendi dünyasındaki formlara aktarmak konusunda da bir ustaydı. Gözyaşının Gülümsemesi sanatçının 1973 yılında yaptığı bir tablosudur. Tablonun üst kısmı ile alt kısmı arasındaki kontrast dikkat çekicidir. Birbirinden keskin sınırlar ile ayrılan bu iki dünya arasındaki ufuk çizgisinde yer alan siyah gözyaşı damlası iki bölüm arasındaki bağlantıyı oluşturur.



Prenseslerdeki Züppe Parti (Snob Party at the Princess’s)
Bu eser sanatçının 1944 yılına ait oldukça renkli ve neşeli, Paris’te 1920’lerde sanat çevresi ve sosyetenin katıldığı partilere gönderme yapan bir eseridir.


Kadın ve Kuş (Dona i ocell)
Kadın ve Kuş; Miró’nun Artigas ile birlikte yaptığı ve 1983 yılında tamamlanan heykeldir. Bu heykel 22 metrelik yüksekliği ile Miró’nun en büyük eseridir ve Barselona’dadır.
Miró geride pek çok paha biçilmez eser bırakarak 25 Aralık 1983'te İspanya'nın Palma de Mallorca şehrinde hayata gözlerini kapamıştır.


Miró ve Depresyonu
Miró depresyondan muzdarip bir sanatçıydı. Bu hastalığı onun eserlerinin yanı sıra röportajlarında ve yazılarına da yansımıştır. Miró’nun bilinen ilk depresyon epizodu 1911 yılında, sanatçı 18 yaşında iken ortaya çıkmıştır. Miró bu durumu tanımlarken “Ciddi bir depresyon yaşıyordum ve moralim çok bozuktu, tam üç ay boyunca yataktan çıkmadım” demiştir. Miró’nun biyografisini de yazan arkadaşı Roland Penrose 1911 yılındaki bu epizodun Miró’nun hayatındaki ilk büyük kriz olduğunu, neşeli, masum hatta huzurlu görüntüsüne rağmen Miró’nun hiçbir zaman şiddetli elem ve depresyon ataklarına karşı koyamayan bir yapısı olduğunu belirtmiştir.
Son yıllarda depresyon ve artistik yaratıcılık arasındaki bağlantıya odaklanmış araştırmaların sayıları artmıştır. Miró bu araştırmaların önemli bir bileşenidir. Hatta Miró’nun yüzüncü yıl sergisi sırasında 1993 yılında Katalan Psikiyatri Derneği, Joan Miró vakfı ile birlikte "Mood Disorders and Spirituality in 20th-Century Artists" isimli sempozyumu organize etmiştir. Sempozyuma psikiyatristler, psikologlar, eleştirmenler, sanat tarihçileri ve Antoni Tapies ve Eduardo Chillida gibi İspanya’nın hayattaki sanatçıları da katılmıştır. Sempozyumda sunulan çalışmalar ve yürütülen tartışmalar, duygusal yüklenmeler ile disiplinler arası iletişim kurmanın zorluğu konusunda fikir birliği oluşturmuş ve depresyon ile sanatsal yaratıcılık arasında bağlantı bulunduğu sonucunu ortaya koymuştur. 1993 yılından bu yana aynı alanda yapılan pek çok çalışma da bu bulguları destekler sonuçlar ortaya koymaktadır.