sanatçılar ve hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
sanatçılar ve hastalıklar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2015 Pazartesi

Händel ve İnme Hastalığı




Bir müzik devi olan Georg Friedrich Händel kendi çalışmalarının tanıtım ve sunum işlerini de kendisi yapan kısacası menajeri de kendisi olan ilk besteci olarak tarih sayfalarında yer almıştır.



Händel 1685 yılında Halle an der Saale’de doğdu. Babası 62 yaşında bir hekim annesi 33 yaşında eski bir rahibin kızıydı. Müzik eğitimini Halle ve Hamburg’da alan Händel’in annesi ve anneannesinde serebrovasküler hastalık mevcuttu. Annesi 79 yaşında ölen Händel, ölmeden önceki ziyaretinde annesinin sağ tarafının ve dilinin felçli olduğunu belirtmiştir. Aynı şekilde anneannesinin de inme neticesinde hayatını kaybettiği bilinmektedir.

Händel 1706’da İtalya’ya gitmiş ve 1710 yılında büyük bir üne kavuşmuş olarak geri dönmüştür. Daha sonra besteci olarak İngiltere’de çalışma teklifi almış ve 1759 yılında ölümüne kadar yaşayacağı Londra’ya taşınmıştır.




Hastalıkları
Yaşamı ve hastalıkları çeşitli söylentilerle ve çelişkilerle doludur. Händel’in patografisini yazan çeşitli uzmanlar onun siklotimi veya mani gibi psikiyatrik bir hastalıktan veya artrit gibi romatolojik bir sorundan muzdarip olduğunu düşünmüşlerdir. Son yıllarda bazı uzmanlar ise Händel’in tekrarlayan palsilerini iskemik inme sekellerine bağlamışlardır. Händel yaşamının son yıllarında görme kaybından muzdaripti, bu durumu yaşadığı çağda katarakta bağlanmıştı. Geçirdiği 3 operasyon bu sorununa çare olmamıştı. Händel’in palsileri ve görme problemleri göz önüne alındığında en olası ayırıcı tanısının serebrovasküler hastalık olacağını belirtiyor Almanya Mannheim’deki Heidelberg Üniversitesi Nöroloji Kliniğinden Dr. H. Bäzner ve M. Hennerici.

Händel zeki ve iyi eğitimli biri olarak tanımlanmaktadır. Saksoniyan aksanında Almanca konuşup yazmasının dışında, İngilizce, Fransızca ve İtalyanca da biliyordu. Oldukça yakışıklı bir genç adam olarak adı aristokrat çevredeki genç hanımlarla ilişkili olarak çok sık anılmıştır.

   

Sir Thomas Hudson tarafından 1749 yılında yapılan portresinde Händel şişman biri olarak görülmektedir.

O yıllarda ünlü bestecinin çok fazla yiyecek ve içecek tükettiği bilinmektedir. Karakter yapısı olarak Händel kolay sinirlenen, öfkesini kontrol etmekte zorlanan biri olarak biliniyordu. Özellikle orkestra şefi ve konser müdürü olarak çalıştığı dönemlerde bu kişilik yapısı ile ün yapmıştı. Bazı kayıtlarda sahne üzerinde bile öfke patlamaları yaşayarak küfür ettiği ve bağırıp çağırdığı belirtilmektedir. İtalyan şarkıcı Ms. Cuzzoni bir keresinde Händel’in “falsa immagine” isimli bir aryasını söylemeyi reddedince Händel’in kendisine “Hanımefendi sizin gerçek bir şeytan olduğunuzu gayet iyi biliyorum ama şimdi size kendimin şeytanların şefi Beelzebub olduğumu gösteririm” diyerek kadını kucaklayıp pencereden aşağı atmakla tehdit ettiği yazılmıştır.



Händel’in uzun süren hastalık dönemleri o döneme ait pek çok kayıtta yer almaktadır. Bu kayıtlara göre Händel’in 1737, 1743 ve 1745’te inme atakları geçirmiş olması muhtemeldir. Görme problemleri ise 1751 yılından itibaren başlamıştır. Dr. BäznerGeorg Friedrich Händel’s Strokes[1]” isimli makalesinde Händel’in palsilerinin ayırıcı tanısında laküner inmenin göz ardı edilmemesine vurgu yapmaktadır. Bu varsayımını ünlü bestecinin hastalıklarının fonksiyonel olarak neredeyse tam bir iyileşmeyle neticelenmesine ve uzun semptomsuz dönemlerin ardından gelen rekürrensler ile seyretmesine dayandırmaktadır. Söz konusu makalede yazarlar Händel’in hayatını ve patofizyolojik bulguları özetlemektedirler. Buna göre Händel sistemik hipertansiyon, sigara, büyük olasılıkla hiperlipidemi gibi risk faktörlerini taşımaktadır. Ünlü besteci sağ tarafını tekrarlayan şekilde tutan palsiler, konuşma güçlüğü, dizartri-beceriksiz el sendromunun bir bileşeni olarak dizarti ve embolik orta serebral arter inmesinin sonucu olarak ortaya çıkan ve çoğunlukla konfüzyon olarak yorumlanmış disfaziden muzdariptir. Yazarlara göre Händel’de sol hemisferde tekrarlayan embolilere yol açan şiddetli karotis arter stenozu bulunması olasılığı da yüksektir. Händel’in sol gözünü etkileyen ve görme kaybına neden olan durumun da sol karotis arter stenozu kaynaklı sol retina embolilerinden oluşmuş olması muhtemeldir.    
    


Händel yaşadığı dönemde üne kavuşmuş olan bir sanatçıdır ve günümüzde besteleri çalınıp söylenmekte ve adı yaşatılmaktadır. Müzik tarihinin ironilerinden birisi de Händel’in de Bach’ın da ileriki yaşlarında görme duyusunu yitirmeleri, aynı göz doktoru (John Taylor) tarafından ameliyat edilmeleridir. Bach, bu ameliyatta kullanılan kirli araçlar nedeniyle sepsisten ölmüştür. Händel’in ise ameliyatları başarılı sonuçlar vermemiş, sonuçta görme duyusunu tamamen kaybetmiştir. Ancak şimdi geriye baktığımızda Händel’in görme kaybının gözlerinden kaynaklanmamış olması daha muhtemeldir. Händel 1759’da öldüğünde görkemli bir cenaze töreni düzenlenmiştir. Mezarı Westminster Abbey'dedir.

Händel, müzik tarihine vokal eserleriyle geçmişse de başta “Su Müziği” olmak üzere çok sayıda orkestra müziği eseri ile çalgı müziğine de büyük katkıları vardır. İngiltere’de yaşamış olan Alman besteci Händel, İtalyan tarzı ile Fransız usülünü birleştirerek operalarında kendine has bir tarz oluşturmuştur. Handel’in yarattığı bu tarz her ne kadar dönemsel etkiler taşıyorsa da dönemin diğer bestecilerinin ulaşamadığı bir seviyededir.


1784 yılında Westminster Abbey’deki Händel’i anma töreni haberi





[1] Front Neurol Neurosci. Basel, Karger, 2005, vol 19, pp 150–159

12 Aralık 2015 Cumartesi

Dostoyevski ve Epilepsisi



Tüm zamanların en iyi romancılarından biri olan Fyodor Mihailovich Dostoyevski, 19. yüzyıl Rusya’sının sosyal ve ahlaki yapısını tanımlamak konusunda eşsiz bir uzman ve yazılarında eksistensiyalizm ve psikoanaliz gibi filozofik ve bilimsel gelişmeleri önceden görüp dillendirebilen bir yetenek olarak karşımıza çıkar. Sanatçının biyografilerinde ve otobiyografisinde yer aldığı üzere yirmili yaşlarının ortalarından itibaren epilepsiden muztarip olduğu bilinmektedir.


Her ne kadar Dostoyevski özellikle yaşamının son dönemlerinde progresif hafıza yetersizliğinden yakınsa da, her zamanki keskin zekâsı ile kronik bir akciğer hastalığından ölene dek eser vermeyi sürdürmüştür. 

Epilepsi ile Dostoyevski’nin sanatı iki katmanda ilişkilidir. İlk olarak; kendi otobiyografik yazılarında da belirttiği gibi eserlerinde hastalığının sadece sonuçlarını yazmamış, hastalığa ait düşünceleri de konu etmiştir. Romanları bu yüzden yazarın hastalığını anlamak için değerli kaynaklar niteliğindedir. İkinci olarak ise; eserleri sıradan bir epilepsi hastası olarak damgalanmasına engel olmuştur.

Roman, kısa hikâye yazarı ve gazeteci olan Dostoyevski’nin eserleri sadece Rusya’da değil tüm Dünya edebiyatında en etkileyiciler arasında kabul görür. Sanatçının değişik insan durumlarına ait güçlü ve detaylı tasvirleri ve insan doğasının filozofik, psikolojik ve dini yönden derinliklerini yansıttığı tahlilleri yazarın adeta karakteristik özelliğidir.




Epilepsi ve Dostoyevski

Dostoyevski genç yaşlarından itibaren tekrarlayan epilepsi atakları yaşamıştır. Bu atakların hangi tür ataklar olduğunu günümüzde anamnez, fizik muayene ve birkaç test ile saptamak, sonrasında ayırıcı tanıyı yapmak ve gerekli ise ilaç başlamak böyle hastalar için izlenmesi gereken yoldur. Dostoyevski’nin hastalığına bir hekim gözüyle günümüzden yaklaşmak ise ilgi çekici bir yazı ortaya çıkarabilir.

Dostoyevski 1821 yılında Moskova’da babasının doktorluk yaptığı bir hastanede doğdu. Yedi kardeşin ikincisiydi. Yedi yaşındayken muhtemelen ailesinde yaşanan üzücü bir olay neticesinde işitsel halüsinasyon epizotları başladı, bunlar korku çığlıkları şeklindeydi. 1837 yılında annesi öldü, aynı yıl bir sinir krizi ve muhtemelen fonksiyonel orijinli geçici afoni yaşadı. Bu olaydan 2 yıl sonra babasını kaybetti. Gemi mühendisliği tahsilini tamamladıktan sonra Savaş Bakanlığında 1843 yılında göreve başlayan Dostoyevski, bu yıllarda edebiyatla ilgilenmeye başladı. Aynı yıllarda yazarın kumar tutkusu ve finansal sorunları da ortaya çıktı. Pek çok kaynağa göre yazar ilk epileptik atağını muhtemelen tüm sinir sistemini irrite eden bir hastalık sonrasında 1846 yılında bir cenaze sırasında yaşadı. Aynı yıl bir partide yüzü değiştiği, gözlerine korku dolu bakışlar yerleştiği ve birkaç dakikalığına kendini kaybettiği yazılıdır. Kendine geldiğinde nerede olduğunu anımsamıyordu, dışarı çıktı ve dışarıda titrerken bulundu. Bu nöbet Dr. Janowski tarafından jeneralize atak olarak tanımlandı. Arkadaşı Dr. Janowski, Dostoyevski’nin genel fiziksel özelliklerini kısa boylu, güçlü kemik yapısına sahip, düzensiz nabızlı, geçirilmiş raşitizm ve tüberküloz bulgularına sahip olarak tanımlar.

1849 yılında Dostoyevski devrimci hareket ile birlikte yönetime karşı komplo kurmaktan suçlu bulundu, ölüm cezası aldı ancak infazdan hemen önce cezası Sibirya’ya sürülmek olarak değiştirildi. Hayatının bu süreci Dostoyevski’nin değişik sosyal statülere sahip insanlarla yakın ilişkiler kurmasına yol açarak eserlerine önemli bir kaynak oluşturdu. Bu zorluklarla dolu dönemde Dostoyevski çok sayıda jeneralize konvülziyon geçirdi. Bu konvülziyonlar muhtemelen artan sıklıktaydı ve grand-mal nöbetlerin öncüsüydü. Kardeşine yazdığı bir mektupta Dostoyevski tekrarlayan nöbetlerden ve bıçak saplanır gibi hissedilen baş ağrılarından söz eder. Dostoyevski 1850 yılında bağırma, hafıza yetersizliği, kas kasılmaları, ağızdan köpük gelmesi, solunum zorluğu ve hızlı nabız ile karakterli 15 dakika süren ilk epileptik nöbetini yaşadı. Üç yıl sonra bir nöbet daha yaşayan yazar 1853 yılında artık neredeyse her ayın sonunda düzenli olarak nöbet geçirmeye başlamıştı.

Sibirya’da hapis cezasının sonuna doğru 1856 yılında Maria Isayeva ile evlendi. Balayı sırasında muhtemelen uyku bozukluğu ve şampanya tarafından tetiklenen iki jeneralize nöbet geçirdi. Epilepsi tanısını bu dönemde aldı. Yazar bu yıllarda hastalığını “hafızam bulutlu, ileride bu hastalık yüzünden bunamaktan korkuyorum” şeklinde ifade etmiştir.

                                                 Maria Isayeva

Dostoyevski’nin ekstatik aurasını arkadaşı Bayan Kovaleskaya “sanki cennetteymiş gibi müthiş bir uyum ve mutluluk hissi” olarak tanımlar.  Dostoyevski ayrıca nöbet öncesinde ellerinde bilateral karıncalanma ve kaşınma hissi, nöbet sonrasında ise konuşma güçlüğünden yakınır. Eşi Maria yazarın nöbetlerinden bir tanesini “birden bire solgunlaştı, yalpalayarak divana düştü, aniden korkunç çığlıklar atmaya başladı” diye anlatır.

Dostoyevski 1859 yılında St. Petersburg’a geri döndü. Ancak Sibirya macerası yazara daha kötü epilepsi nöbetlerini getirmiş oldu. 1864 yılında Dostoyevski eşini tüberküloz nedeniyle kaybetti. Kısa sürede bir roman yazmak için anlaşma yapınca stenograf Anna Snitkina ile birlikte çalıştı ve Kumarbaz (Igrok - The Gambler) isimli romanını içine kendi yaşamından parçalar koyarak yazdı. Aslında Dostoyevski’nin tüm romanlarında gerçeğin ve kurgunun, kendisinin ve kahramanlarının sınırları çok keskin değildir. Yazarın pek çok eserine önsöz yazmış olan Orhan Pamuk da aynı noktaya işaret eder ve bu ayrımları yapma güdüsünün okuru kışkırtacağına vurgu yapar.


1867 yılında Anna Snitkina ile evlenen yazarın epileptik nöbetleri devam ediyordu. Karısı doğum yaparken Cenevre’de konvülziyonu takip eden uzun bir postiktal periyod yaşadı. O gün doğan çok sevgili kızı ise henüz 3 aylıkken akut bir hastalık sonucu öldü. 


                                                              Anna Snitkina

Rusya’da artan stres ve nöbetlerle birlikte en büyük eserleri arasında bulunan Budala (Idiot - The Idiot) ve Ecinniler (Besy - The Possessed)’i yazdı. Depresyon bu dönemde yine yazarı sıkmaktaydı. Belki de bu depresyon yüzünden Ecinniler'de Stavrogin'i bir çocuğa tecavüz ettirmiş olması yüzünden de kendini hep suçladı. Bundan sonra düzenli yazmaya başlayan Dostoyevski 50’li yaşlarında solunum güçlüğü çekmeye başladı. Bu dönemde yazarın epilepsi nöbetleri azalmıştı ancak yazar depresyondan ve hafıza yetersizliğinden şikâyetçiydi.

Dostoyevski hayatının son dönemlerinde opium solüsyonları kullanmaya başladı. 1880 yılında Karamazov Kardeşler (Brat'ya Karamazovy - The Brothers Karamazov) isimli büyük eserini tamamladıktan bir yıl sonra muhtemelen amfizem veya tüberküloz olan bir akciğer hastalığına yenik düşerek hayata gözlerini yumdu. Ölümünde epilepsisinin herhangi bir rolü olmadı.



Hekimlerin gözünden Dostoyevski'nin epilepsisi

Dostoyevski’nin ciddi, titiz ve cimri olarak bilinen babası, pek çok aile üyesi gibi alkolizme meyilliydi. Babası hakkındaki ilkyazılar onun hizmetçisi tarafından öldürüldüğünü belirtse de sonraki yazılar hemorajik stroktan söz eder. Annesi ise tüberkülozdan öldü.

Dostoyevski’nin fizik muayenesi konusunda Dr. Janowski tarafından verilen bilgilerden başka elimizde bilgi yoktur. Yaşadığı çağ gereği Dostoyevski’nin EEG, MRI veya laboratuvar analiz sonuçları da mevcut değildir.

Eldeki bilgilerden yola çıkarak Harvard Üniversitesi Tıp Fakültesi Nöroloji Departmanı Epilepsi Bölümünden Dr. Andrea Rossetti, Dostoyevski’nin epilepsisini bu çağdan bakarak yorumlamaya çalışmıştır (Front Neurol Neurosci. Basel, Karger, vol 19, pp 65–7). Dr. Rosetti’ye göre Dostoyevski’nin çocukluğunda yaşadığı verbal halüsinasyonlar ilk parsiyel nöbetleri temsil ediyor olabilir.

Öyküde yer alan geçici afoni ve sinir krizleri pek çok hekimin ilgisini çekmiştir, bunlar auralar veya basit parsiyel nöbetler olabileceği gibi nevrotik karakterli semptomlar olmaları da mümkündür. Bu bulgular Freud’a göre babasına yönelmiş nefret duygusu ve onu öldürme arzusundan kaynak alıyor olabilir, nitekim Karamazov Kardeşler’deki baba katilliği Oedipus kompleksinin tezahürü olarak yorumlanır. Dahası Freud’a göre Dostoyevski’nin ilk nöbetlerinin babasının ölümünü öğrendikten sonra başlaması yüzünden yazarın nöbetleri bile psikojenik olabilir. Ancak Dr. Rosetti konuyla ilgili makalesinde açıkça tanımlanan ilk nöbetin yazar 25 yaşındayken ortaya çıkmasından ve çeşitli kaynaklarda farklı kişilerce aktarılan pek çok nöbet tanımı yapılmış olmasından yola çıkarak Dostoyevski’nin stres, alkol kullanımı ve uyku bozukluğu ile indüklenen taşikardinin eşlik ettiği, tüm ekstremitelerin kasıldığı, uzun posttiktal periyodun gözlendiği organik, jeneralize nöbetler geçirdiğini aktarmıştır. Günümüzün tıp bilgileriyle Dostoyevski’nin hastalığına yaklaşan Dr. Rosetti makalesinde yazarın epileptik nöbetlerini tüm detayları ile yorumlayarak ayırıcı tanıyı tüm incelikleriyle yapmaya gayret etmiştir.

Dostoyevski'nin eserlerindeki epileptik karakterler

Dostoyevski müthiş bir gözlemciydi. Yazarın sadece çevresini değil, kendisini de çok dikkatli gözlemlediğini eserlerinde görürüz. Romanlarındaki edebi tanımlamaları hastalığını anlamakta bize önemli ipuçları sunar. Yazarın romanlarında altı epileptik karakter vardır. Bunlardan en ünlüsü Budala romanındaki Prens Mişkin’dir ve Dostoyevski’nin düşüncelerini yorumlayan karakter olarak karşımıza çıkar. Prens Mişkin’in epilepsi nöbetleri Dostoyevski’nin nöbetleridir, Dostoyevski’nin ekstatik aurası Prens Mişkin’in buluşlarıdır, Dostoyevski’nin nöbetlerinin uzamış semikonfüzyon durumu romanda Prens Mişkin’in istenmeyen kötü düşüncelerin tekrarlanarak düşünmeye zorlanması periyodudur. Bu belki de dominant frontal veya temporal lobtan kaynak alan auralarla ilintili olabilir.


Yazarın erken dönem eserlerinden olan Ev Sahibesi (Hozyajka - The Lodging Woman-1847)’nde yarattığı şeytani ihtiyar Murin karakteri alkol ile indüklenen nöbetler yaşar ve bunlardan birinde başkahraman Ordinov’u öldürmeye kalkar. Dostoyevski burada kendi tecrübe ettiği ekstatik duyguları aktarmaktadır. Bu da daha o yıllarda Dostoyevski’nin hastalığın başındaki auraları yaşamakta olduğunu gösterir.

Yazarın 1861 tarihli Ezilmiş ve Aşağılanmışlar (Unizhennye i oskorblennye - The Insulted and Injured) isimli romanında Dostoyevski masum Nelly üzerinden kendi jeneralize nöbetlerini ve ardından gelen semikonfüzyon, derin uyku, başağrısı gibi özellikler ile karakterize postiktal periyodu tüm detayları ile tanımlar.

Dostoyevski Ecinniler (1872)’de Kirillov üzerinden mest edici prodrom dönemini tasvir eder. Son olarak da Karamazov Kardeşler’de baba katili Smerdyakov epilepsi hastasıdır. Babasını öldürdüğünde bir status epileptikus nöbeti taklidi yaparak cinayetini gizlemeye çalışır ancak işlediği cinayet sonrasında nöbetleri artar, halüsinasyonlarında şeytanı görür ve kendini asar.

Dostoyevski çok önemli bir yazar olduğu için kendisinin epilepsi hastalığı ve nöbetleri pek çok hekim tarafından daha önce değerlendirilmiştir. Bazıları yazarın IGE-İdiopatik jeneralize epilepsi olduğuna hükmetmiştir ancak bu tanı auraları, iktal ve postiktal lokalize semptomları açıklamaya yetmez. Epilepsi ve pseudo-nöbet durumlarının birlikteliği ile çifte patoloji tanısını önerenler olmuştur. Bu durum elbette ki çok ender görülen bir durum değildir. Ancak Dr. Rossetti Dostoyevski’nin hastalığının erken yaşlarda ortaya çıkmış olması ve bazı parapsikolojik instabiliteler göstermesinin non-epileptik nöbetlere hükmetmek için yeterli olmadığını belirtir.

Son olarak parsiyel epilepsi tanısı önerilmiştir. Dr. Rossetti de hastanın hikâyesi, auralar, uzamış posttiktal periyod ve disfazi ile ilerleyici hafıza yetmezliği göz önüne alındığında bu yoruma katıldığını yazmıştır. Dahası Dr. Rossetti’ye göre bu bileşenler nöbetlerin temporal lob orijinli olduğuna işaret eder. Dr. Rossetti makalesinin sonunda tarihteki tüm bulguların ve yazarın eserlerinin eşliğinde Dostoyevski’nin büyük ihtimalle kompleks-parsiyel ve sekonder jeneralize nöbetlerle karakterli, göreceli olarak benign ve muhtemelen 1846 yılındaki hastalık ile tetiklenmiş Temporal Lob Epilepsi (TLE) hastası olduğuna ve nöbetlerin sol mezotemporal bölgeden kaynakladığına hükmetmiştir.

Dr. Serra Menekay



11 Aralık 2015 Cuma

Depresif Miró’nun Kadınları, Kuşları ve Yıldızları

      

Kimdir Miró?
Joan Miró 1893 yılında Barselona'da dünyaya geldi. 14 yaşında Barselona'da La Lonja’s Escuela Superior de Artes Industriales y Bellas Artes (Güzel Sanatlar ve Endüstriyel Sanatlar Okulu)'na katıldı. 3 yıllık sanat eğitimi sonrasında 1912-1915 yılları arasında Barselona'daki Francesc Galí’s Escola d’Art isimli sanat okuluna devam etti. İlk sergisini Barselona'da 1918 yılında açtı. 1920 yılında Paris gezisi sırasında Pablo Picasso ile tanıştı. Bundan sonra Miró zamanının yarısını Paris'te geçirmeye başladı ve burada tanıştığı Max Jacob, Pierre Reverdy, ve Tristan Tzara ile Dada hareketine katıldı. Paris'teki ilk sergisi 1925'te Galeri Pierre'de büyük bir sürrealist hareket olarak yankı buldu. 1936'da iç savaş sebebiyle İspanya'yı terk etmek zorunda kaldı, 1941'de geri döndü. Aynı yıl New York, The Museum of Modern Arts'da ilk büyük retrospektif sergisini açtı. Miró, Josep Lloerns y Artigas'la birlikte seramik çalışmalarına başladı bununla beraber baskı alanına da ilgi gösterdi ve sanatını çok yönlü icra etmeyi seçen Miró 1960 yılında heykeltıraşlığa başladı.

                              Palma de Mallorca’daki evinin stüdyosunda Joan Miró-1977. Fotoğraf: Christian Simonpietri/ Sygma/ Corbis

Geceyarısında ve Sabah Yağmurunda Bülbülün Şarkısı (The Nightingale’s Song at Midnight and Morning Rain)
Bu eser sanatçının erken dönem (1940) eserlerindendir ve “Constellations - Takımyıldızlar” koleksiyonunda yer alır. Takımyıldızlar koleksiyonu Sabancı Müzesindeki sergide gösterimde yer alıyor. Sanatçının pek çok kez, pek çok farklı formda resmettiği kadınlar, kuşlar ve yıldızları bu koleksiyonda görmek mümkün.



Kaçış Merdiveni (The Escape Ladder)
Kaçış merdiveni 1940 yılına ait ve yine Constellations koleksiyonda yer alan bir başka çarpıcı eserdir. Merdiven formu Miró’nun pek çok eserinde yer alır, sanatçı hayatının tam da bu döneminde 1936 yılında önce İspanya iç savaşı yüzünden Fransa’ya kaçmış, sonra da Fransa’da 2. Dünya Savaşının tehtidine maruz kalmıştı.



Kaçan Gözün Kaçış Merdiveni (The Ladder of the Escaping Eye)
Sanatçı pek çok tablosunda ve baskı çalışmalarında kullandığı kaçış merdiveninin 1971 yılında bronz heykelini de yapmıştır. Miró resmederek başladığı pek çok formun heykel, seramik gibi değişik çalışmalarını da oluşturarak sadece resimle sınırlı kalmamış, plastik sanatların pek çok alanına el atmıştır.


Gözyaşının Gülümsemesi (The smile of a tear)
Sanatın pek çok dalıyla ilgilenen Miró, etkilendiği şiirleri resmetmek, kelimeleri kendi dünyasındaki formlara aktarmak konusunda da bir ustaydı. Gözyaşının Gülümsemesi sanatçının 1973 yılında yaptığı bir tablosudur. Tablonun üst kısmı ile alt kısmı arasındaki kontrast dikkat çekicidir. Birbirinden keskin sınırlar ile ayrılan bu iki dünya arasındaki ufuk çizgisinde yer alan siyah gözyaşı damlası iki bölüm arasındaki bağlantıyı oluşturur.



Prenseslerdeki Züppe Parti (Snob Party at the Princess’s)
Bu eser sanatçının 1944 yılına ait oldukça renkli ve neşeli, Paris’te 1920’lerde sanat çevresi ve sosyetenin katıldığı partilere gönderme yapan bir eseridir.


Kadın ve Kuş (Dona i ocell)
Kadın ve Kuş; Miró’nun Artigas ile birlikte yaptığı ve 1983 yılında tamamlanan heykeldir. Bu heykel 22 metrelik yüksekliği ile Miró’nun en büyük eseridir ve Barselona’dadır.
Miró geride pek çok paha biçilmez eser bırakarak 25 Aralık 1983'te İspanya'nın Palma de Mallorca şehrinde hayata gözlerini kapamıştır.


Miró ve Depresyonu
Miró depresyondan muzdarip bir sanatçıydı. Bu hastalığı onun eserlerinin yanı sıra röportajlarında ve yazılarına da yansımıştır. Miró’nun bilinen ilk depresyon epizodu 1911 yılında, sanatçı 18 yaşında iken ortaya çıkmıştır. Miró bu durumu tanımlarken “Ciddi bir depresyon yaşıyordum ve moralim çok bozuktu, tam üç ay boyunca yataktan çıkmadım” demiştir. Miró’nun biyografisini de yazan arkadaşı Roland Penrose 1911 yılındaki bu epizodun Miró’nun hayatındaki ilk büyük kriz olduğunu, neşeli, masum hatta huzurlu görüntüsüne rağmen Miró’nun hiçbir zaman şiddetli elem ve depresyon ataklarına karşı koyamayan bir yapısı olduğunu belirtmiştir.
Son yıllarda depresyon ve artistik yaratıcılık arasındaki bağlantıya odaklanmış araştırmaların sayıları artmıştır. Miró bu araştırmaların önemli bir bileşenidir. Hatta Miró’nun yüzüncü yıl sergisi sırasında 1993 yılında Katalan Psikiyatri Derneği, Joan Miró vakfı ile birlikte "Mood Disorders and Spirituality in 20th-Century Artists" isimli sempozyumu organize etmiştir. Sempozyuma psikiyatristler, psikologlar, eleştirmenler, sanat tarihçileri ve Antoni Tapies ve Eduardo Chillida gibi İspanya’nın hayattaki sanatçıları da katılmıştır. Sempozyumda sunulan çalışmalar ve yürütülen tartışmalar, duygusal yüklenmeler ile disiplinler arası iletişim kurmanın zorluğu konusunda fikir birliği oluşturmuş ve depresyon ile sanatsal yaratıcılık arasında bağlantı bulunduğu sonucunu ortaya koymuştur. 1993 yılından bu yana aynı alanda yapılan pek çok çalışma da bu bulguları destekler sonuçlar ortaya koymaktadır.